9 Aralık 2013 Pazartesi

49 - UÇAN KUŞLAR, MARTILAR. . .

Sedefadası iskâna açıldığında, asırlardan beri orada yaşayan martı popülâsyonundan (kalabalığından) kurtulmak ve yumurtalarını yok etmek için birkaç tilkinin Ada’ya salıverildiği rivayet edilir. Dolayısıyla oradan kaçan martılar, Büyükada’mıza yerleşerek kısa zamanda buranın insan kalabalığına alıştılar. Bilge olarak geçinen bazı eski Adalılar, kuşların uçuş şeklinden hava durumunu ve balıkların denizdeki hareketlerini belirleyebiliyorlarmış.

Her bir kuş,havalanmak için ihtiyacı olan kanat mesafesini hesaplayarak, muntazam aralıklarla damların mahyası üzerinde, gagalarını rüzgâra karşı verip sükûnetle yan yana dizildiklerinde, çok hoş ve dinlendirici bir his verir insana. Aniden, topu birden havalanıp, cırtlak sesleriyle ortalığı velveleye verdiklerindeyse kıyametin koptuğunu sanırsınız.

Büyükada’ya yerleşen martıların en güzel yönleri, kedi ve köpeklerle kurdukları yakın dostluklardır. Balıktan dönen sandalların etrafında, lokantaların civarında, çarşı pazarda, çok kere yan yana, birbirlerine ikramda bulunurcasına kavgasız belasız rahatlıkla yemek yediklerini görürüz. Sık rastlanan hazin bir olay ise henüz uçmasını beceremeyen martı yavrusunun damın kenarından düşerek beton zemine çakılıp kalması veya havadaki bir tele takılıp kanadının kırılmasıdır.

Böceklerimizin ve bitkilerimizin çeşitliliği sayesinde olsa gerek semalarımızda papağana kadar çok çeşitli kuş uçmasına rağmen şehirde bol bulunan güvercin türü Adamızda yoktu, sonraları geldiler.

Koca martılarla beraber küçük türlerden olan saka kuşu, kanarya, serçe gibi ötücüler ise yiyecek aramak için balkonlarımıza kadar inerek etrafımızı şenlendirirdi.

Evimizde, tel kafesin içerisinde beslediğimiz Mimi Penson adlı saka kuşumuzu, büyükbabamız bize hediye getirmişti. Kışın şehre dönüşümüzde onu beraberimize alır, derslere çalıştığımız zaman ötmesiyle yaz mevsiminin özlemini giderirdik.

Her Ağustos ayı ortalarında göçmen kuşları, bilhassa leylek sürüleri Adamızdan geçtiklerinde içimde bir huzur belirir ve geçmiş zamana ait anılarım canlanır. Kendimi, kısa pantolonumla koşa koşa eve varışımı ve büyükannemle büyükbabama: “-Çok yakında diz ağrılarından kurtulacaksınız” müjdesini verdiğimi hatırlarım. Zira o günlerde Tuzla içmelerinin ve Yalova kaplıcalarının cure [kür] (tedavi) devri başlardı.

Yerleşmiş kanıya göre, bu su tedavilerinden biri iç organlarımızın bakımı için, diğeri ise bilhassa yaşlı kişilerce beklenen yağmur mevsiminin yaratabileceği romatizma ağrılarına karşı gerekliydi. Tuzla içmelerine, kısa süren bir vapur yolculuğundan sonra Bostancı’dan trene binilerek gidilirdi. Yalova Kaplıcaları’na ise ulaşım, vapurdan sonra öküzlerin çektiği kağnı arabasıyla yapılırdı.


Bugün bile, oraya her yolum düştüğünde, Termal Oteli yakınındaki yapay şelâlenin önünde bulunan ağaca bakar, yedi sekiz yaşlarındayken bir kolumu o ağaca çengel gibi sarıp fırıldak gibi etrafında döndüğüm günleri hatırlarım. Büyükanne ve büyükbabamın, “Dur, dönme artık, ya abasta, mareyos, şaşeyos, kavesa (yeter artık, başımız dönüyor), bir dahaki sefere seni evde bırakacağız!” dediklerini duyarım

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder