Sedefadası iskâna açıldığında, asırlardan beri orada yaşayan
martı popülâsyonundan (kalabalığından)
kurtulmak ve yumurtalarını yok etmek için birkaç tilkinin Ada’ya salıverildiği rivayet
edilir. Dolayısıyla oradan kaçan martılar, Büyükada’mıza yerleşerek kısa zamanda
buranın insan kalabalığına alıştılar. Bilge olarak geçinen bazı eski Adalılar, kuşların
uçuş şeklinden hava durumunu ve balıkların denizdeki hareketlerini belirleyebiliyorlarmış.
Her bir kuş,havalanmak için ihtiyacı olan kanat mesafesini
hesaplayarak, muntazam aralıklarla damların mahyası üzerinde, gagalarını rüzgâra
karşı verip sükûnetle yan yana dizildiklerinde, çok hoş ve dinlendirici bir his
verir insana. Aniden, topu birden havalanıp, cırtlak sesleriyle ortalığı velveleye
verdiklerindeyse kıyametin koptuğunu sanırsınız.
Büyükada’ya yerleşen martıların en güzel yönleri, kedi ve
köpeklerle kurdukları yakın dostluklardır. Balıktan dönen sandalların etrafında,
lokantaların civarında, çarşı pazarda, çok kere yan yana, birbirlerine ikramda bulunurcasına
kavgasız belasız rahatlıkla yemek yediklerini görürüz. Sık rastlanan hazin bir olay
ise henüz uçmasını beceremeyen martı yavrusunun damın kenarından düşerek beton
zemine çakılıp kalması veya havadaki bir tele takılıp kanadının kırılmasıdır.
Böceklerimizin ve bitkilerimizin çeşitliliği sayesinde olsa
gerek semalarımızda papağana kadar çok çeşitli kuş uçmasına rağmen şehirde bol
bulunan güvercin türü Adamızda yoktu, sonraları geldiler.
Koca martılarla beraber küçük türlerden olan saka kuşu,
kanarya, serçe gibi ötücüler ise yiyecek aramak için balkonlarımıza
kadar inerek etrafımızı şenlendirirdi.
Evimizde, tel kafesin içerisinde beslediğimiz Mimi Penson
adlı saka kuşumuzu, büyükbabamız bize hediye getirmişti. Kışın şehre
dönüşümüzde onu beraberimize alır, derslere çalıştığımız zaman ötmesiyle yaz
mevsiminin özlemini giderirdik.
Her Ağustos ayı ortalarında göçmen kuşları, bilhassa leylek sürüleri
Adamızdan geçtiklerinde içimde bir huzur belirir ve geçmiş zamana ait anılarım canlanır.
Kendimi, kısa pantolonumla koşa koşa eve varışımı ve büyükannemle büyükbabama: “-Çok
yakında diz ağrılarından kurtulacaksınız” müjdesini verdiğimi hatırlarım. Zira
o günlerde Tuzla içmelerinin ve Yalova kaplıcalarının cure [kür] (tedavi) devri başlardı.
Yerleşmiş kanıya göre, bu su tedavilerinden biri iç organlarımızın
bakımı için, diğeri ise bilhassa yaşlı kişilerce beklenen yağmur mevsiminin yaratabileceği
romatizma ağrılarına karşı gerekliydi. Tuzla içmelerine, kısa süren bir vapur
yolculuğundan sonra Bostancı’dan trene binilerek gidilirdi. Yalova
Kaplıcaları’na ise ulaşım, vapurdan sonra öküzlerin çektiği kağnı arabasıyla yapılırdı.
Bugün bile, oraya her yolum düştüğünde, Termal Oteli yakınındaki
yapay şelâlenin önünde bulunan ağaca bakar, yedi sekiz yaşlarındayken bir kolumu
o ağaca çengel gibi sarıp fırıldak gibi etrafında döndüğüm günleri hatırlarım. Büyükanne
ve büyükbabamın, “Dur, dönme artık, ya abasta, mareyos, şaşeyos, kavesa (yeter
artık, başımız dönüyor), bir dahaki sefere seni evde bırakacağız!” dediklerini duyarım
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder