7 Aralık 2013 Cumartesi

48 - BİNA DEYİP GEÇME, DUR VE BAK!

Adamızda inşa edilen eski binalar, sadece insanın kafasını sokacak bir mekân olarak tasarlanmamıştı. Aynı zamanda kalıcı bir eser yaratmak niyetiyle ve o zamanki yaşam şekline uygun olarak en ince teferruatı düşünülmüş, her biri özgün birer sanat ürünü niteliğindeydi. Bu yapılardan oluşan caddeler birer konut müzesini andırırdı. Birçok özelliklerinden dolayı da iki asırlık kültür gelişimini önümüze seren, nadide ahşap el işçiliğiyle bezenmiş çok özel bir devrin kozmopolit yaşam psikolojisini yansıtmaktaydılar.

Anane haline gelen, akrabaların Ada’da buluşup hasret gidermeleri bir vuslat olayıydı. 1900 ile 1930 yılları arasında adalarımızda ikamet etmek üzere bazı yakın akrabalar, ‘ikiz evler’ inşa ettiler. Bunların yan yana ve benzer yapılmalarının temelinde, hayatı paylaşmak, kışın şehirde fazla görüşemeyen kardeş ve kuzenler arasında baharın gelmesiyle sıcak ve yakın ilişkileri tekrar kurmak, kabile yaşamından kalan özentiyle bir mevsimi beraber geçirmek içgüdüsü, birlikte yaşama kültürünü devam ettirmek, aile efradıyla buluşma arzusu, hasret ve sevinci beraber kutlamak, geleneksel pelerinage (kutsal yere kavuşmak) ananesini unutmamak gibi çeşitli sebep ve gayeler vardı. Bu hedefle adalarımızda ahşaptan inşa edilmiş benzersiz birçok ‘ikiz ev’ bulunmaktadır.

Dikkat edilirse, halen eski binaların zemin katlarında, sokağa paralel upuzun taraçalar bulunur. Aile bireyleri orada bulunan kanepelerde oturup gelip gideni seyreder, çay-kahve içip tavla oynar, yoldan geçen tanıdıklarla yârenlik (ahbapça çene çalmak) ederdi. Odanın süsünü sergilemek için de teras kapısı ardına kadar açık tutulurdu. Çok defa, sokaktaki ahbap, ayakta kalmasın diye taraçaya oturmaya davet edilirdi. Kahvehane köşelerine gitmek istemeyen mahalleliler, bu tür taraçalı zemin katlarda oturanlarla dostluk kurarak arkadaş grupları oluştururdu.

Büyük taraçaların bulunmadığı daha sıradan evlerde ise dış kapının girişinde uzun basamaklar olurdu. Oraya da yastıklar serilir, üzerine yerleşen konu komşu aynı sıcak muhabbeti yapar, çaylarını yudumlardı. Restore edilmiş birçok eski binada bu tür taraça ve basamaklar bugüne kadar muhafaza edilmişse de, bir opera balkonunda otururmuşçasına gelip geçeni seyreden yok artık. Bu mimari öğenin fonksiyonu olan, yakınında bir dost hissetme ve insan sıcaklığıyla yan yana yaşamak zevki, çoktan unutuldu.

Bazı Ada evlerinin bir de kulelileri vardı. Kuzey ülkelerinde, uzun bir ayrılıktan sonra savaştan, deniz yolculuğundan veya balık avından dönecek erkeklerini oradan kollayıp beklemek, görüldüklerinde cemaate duyurmak ve sahile koşarak gelenleri törenle karşılamak için inşa edildiği söylenir. Bazı kuleler ise rasathane olarak kullanılırmış. Adamızda hangi fonksiyon için yapıldıkları meçhuldür. Fakat her halükarda çok güzel mimari siluetleri var.

Yine Adamızın diğer bir dekoratif özelliği, kapı ve pencere üstlerini süsleyen değişik renkteki dama şeklinde dizilmiş cam karelerinden yapılmış vasistaslardır. En mükemmel örneğini 1899 yılında İzmitli Mimar Mihran Azaryan’ın inşa ettiği eşsiz güzellikteki Büyükada İskelesi’nde görürüz. Gazino olarak tasarlanan iskelenin üst katı, 1950 yıllarında Turan Aziz Beler tarafından sinema olarak kullanılmıştı. Büyükbabamın evinde dahi renkli vasistaslar vardı. Ben de bu tür dekorasyona özenerek, evimde bir kapının üstünü 15 x 15 santimetre karelik değişik renkteki camlarla süsledim.


Geçen asrın sonlarına doğru, kalabalık ailelere ait birçok ihtişamlı ahşap yapı yakılarak veya yıkılarak, yerlerine beton apartmanlar dikildi. Tarihî eser niteliğinde olanların ise içleri oyuldu, boşaltılan yerlerine minnacık daireler sıkıştırıldı ve oldukları yerde ‘çok konutlu’ bina oluverdiler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder